İSLAMİYET :(◣_◢)

İSLAMİYET ’ Kategorisi için arşiv

kursu-kurban

Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmâil’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.

Kurban Bayramı’nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. derken ruhlarımıza gelip vâsıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inâyet kanatlı duâlar, münâcâtlar, sızlanışlar, âdetâ tabiatlarımızı aşan semâvî bir mana, bir hâl ve bir te’sire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkan daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye layık birer kıymet alır; alır da, rûhânî zevklerle coşmuş vicdanlar “lûtfunu artır Allah’ım!” der daha da mest olmak isterler.

Bayramda apayrı bir his tufanı yaşarız

Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve rûhânî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neşe kesilir ve kendimizi havâî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin te’siriyle içten içe mumlar gibi eririz.. bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, “böylesinden daha mükemmeli olamaz” der, kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur’an’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tûfan halini alır.

Husûsiyle hacc esnasında hemen her yerin umûmî lisanı ve umûmî şîvesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama, her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalblerimiz de ilâhî rıdvân avında olarak…

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruhun ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur; vicdanın bir köşesinde muhâfaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o harâret, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

ÖZETLE:

1- Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmâil’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, fedâkarlık, hasbîlik ve teslimiyet sembolü olarak gelmiştir. O, gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır.

2- Kurban Bayramı’nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir, inler. Minarelerden yükselen temcidler dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır.

3- Bayramlarda imana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize

No tags for this post.

Related posts

62831

Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Afyon hapishane müdürü, Bediüzzaman’ı tahrik için kendince bir planı hazırlar ve uygular

Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri Afyon hapishanesinde tutuluyorlardı.
Her zamanki gibi gizli cemiyetler kurmak gibi uyduruk bir suçlamayla yargılanıyorlardı.
Bediüzzaman, çok kötü şartlara sahip hapishanenin camları kırık büyük bir koğuşun dondurucu soğuğunda adeta ölüme terk edilmişti.

Bunlar yetmiyormuş gibi her fırsatta çeşitli tahrik yolları deneniyordu.
Günlerden 29 Ekim’di. Afyon Hapishanesi Müdürü Mehmet Kayıhan, Said Nursî’nin koğuşuna Türk bayrağı asar. Amacı bellidir: Onu ve talebelerini tahrik etmek.
Her zaman olduğu gibi Bediüzzaman ve talebelerini tanımayan, anlamayan veya anlamak istemeyen yöneticiler bayrak hadisesi ile suçlanacak müşahhas delil peşindeydi.
Halbuki, Bediüzzaman’ın hayatı o bayrağın temsil ettiği mana uğruna yapılmış fedakarlıklarla doluydu.
Birinci dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay kumandanı olarak çarpışmış ve yaralanıp esir düşmüştü.

İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı ise kimsenin cesaret edemediği çıkışlarla halkı uyandırmıştı.

Bayrağı gören Bediüzzaman Said Nursi, el yazısıyla hapishane müdürü ve o günkü ülke yöneticilerine ders vererek şu notu gönderir.
cumhuriyet-bayramindanbsptahrik_54291_1
Müdür Bey size teşekkür ederim ki;

Kurtuluş Bayramının bayrağını benim koğuşuma taktırdınız. Hareket-i Milliyede İstanbul’da İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab ve neşrile belki bir fırka kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki Mustafa Kemal şifre ile iki defa Ankaraya taltif için istedi.
Hatta demişti: Bu Kahraman Hoca bize lazımdır .

Demek benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır

Said Nursi”

Tags: Afyon, Alay, Ankara, Bayrak, Belki, Bey, Bir, Bize, Cumhuriyet, Defa, Ders, Esir, Gibi, Mehmet, Mustafa Kemal, Notu, Onu, Terk, Yunan, Zaman

Related posts

61953Bismillahirrahmanirrahim

Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı aynen beyan ediyorum.

Orada benden sordular ki:

“Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim:

Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim.

İşitenler benden soruyordular; ben de derdim:

“Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler:

“Sen Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun.”

Cevaben diyordum:

“Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (ra), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”

İşte, ey müdde-i umûmî ve mahkeme âzâları. Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz.

Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir—şimdi yirmi sene oluyorki—hayat-ı siyâsiye ve içtimâiyeden çekilmişim. Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Hasbünallâhu ve ni’mel-vekîl” olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:

“Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım.” (Târihçe-i Hayat)

Bediüzzaman Said Nursi

Tags: Bana, Benden, Beyan, Bismillahirrahmanirrahim, Cumhuriyet, Daha, Eden, Feda, Gibi, Gizli, Idim, Imana, Kabul, Ki, Mahkeme, Sizler, Yani, Yapan, Zaman, Zapta

Related posts

57719

Bediüzzaman’ın “ahretini feda etmek” ifadesini bazıları anlamakta güçlük çekmektedirler ve bu husus zaman zaman çeşitli sorulara konu olmaktadır. Biz bu hususa muhatap olduğumuz için bu konuya açıklık getirmekte fayda mülahaza ediyoruz.  Bediüzzaman bu hususu şöyle ifade eder: “Bediüzzaman bu hususu şöyle ifade eder: “Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.

İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.

Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, Tahliller, Eşref Edip, 2006, s. 960-961)

Tags: Benim, Bir Adam, Divan, Feda, Halde, Harp, Kalbi, Saadet, Serseri, Zaman

Related posts

ym_kursu_knnn

Her şey Efendimiz’den hatıradır bizim için. Ezan, ikamet hatıra olduğu gibi, namazda “Subhaneke” okuyor yine O’nu hatırlıyoruz; “Fatiha”yı terennüm ederken bir kere daha O’nunla doluyoruz/dolmalıyız. Onlar da birer hatıra.. ve sonra tahiyyâta oturuyoruz. İki rekâtta bir Allah’a tahiyyâtımızı, tayyibâtımızı, mübârekâtımızı takdim ettikten sonra, Efendimiz’e de selam veriyoruz.

“Et-tahiyyâtu lillahi ve’s-salavâtu ve’t-tayyibâtu es-selâmu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu… – Bütün dualar, senâlar, malî ve bedenî ibâdetler, mülk ve azamet Allah’a mahsustur. Ey şanı yüce Nebî! Selâm sana. Allah’ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun.” diyoruz.

Bu tahiyyâtımızla, Mirac gecesini, o gecenin kutlu yolcusunu, Peygamber Efendimiz’in Cenab-ı Hakk’ın selamına mazhar oluşunu da hatırlıyor ve o muhteşem selamlaşmaya “Selam sana Yâ Resûlallah” diyerek biz de dâhil oluyoruz. Orada bir tefrikte de bulunuyor, salât ile selam arasını ayırıyoruz. “Et-tahiyyâtu lillahi ve’s-salavâtu” diyerek salâtı Allah’a veriyor, Efendimiz’e de selam ediyoruz. Çünkü salât, Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden de dua demektir. “Melekler salât ediyor” deyince biz, istiğfar anlarız. “Allah salât ediyor” deyince, merhamet anlarız. Biz salât edince de, bizim yaptığımız dua olur. Dua ise, Efendimiz için olsa da Efendimiz’e olmaz, Allah’a olur. İşte, bundan dolayı, namazda Allah’a salâtın yanında, “Efendimiz’e de salât olsun” demiyoruz, Ona selam gönderiyoruz. Fakat kendi kendimize salât u selam okurken, madem Cenab-ı Allah bize “Ey mü’minler, siz de O’na salât edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) buyuruyor, biz de uyuyoruz o emre.

“Et-tahiyyâtu” dediği zaman Bediüzzaman Hazretleri kim bilir onu kaç defa tekrar ediyordu. Bütün zihin, his, şuur ve iradesiyle Allah’a yönelerek ve tam konsantrasyon içinde belki defalarca “et-Tahiyyâtu…” diyordu; onu söylerken adeta başı dönüyor, gözleri doluyordu. Çünkü Allah’ın huzurunda olduğunun tam şuuru içindeydi. Biz, Üstad’ın zevk enginliği ölçüsünde belki onu duyamayız ama kendi söz ve mülahazalarımızı da Sultan’a arz edilen bir hediye gibi düşünürüz ve kendimizi Üstad Hazretleri’nin Yirmi Dördüncü Söz’de misal olarak gösterdiği o insanın yerine koyarız: “Bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Sonra der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini daha sana hediye ederdim.” Yani, “Ey padişahlar Padişahı! Ey Sultanlar Sultanı! Bu insanlar Sana şu kıymetli hediyeleri arz ediyorlar; benim elimde ise ancak bu pek az sermaye var. Eğer elimden gelseydi, gücüm yetseydi, bütün o hediyeler kadar bir hediye Sana takdim ederdim..” deriz.

HakkInI veremesek de kapIndan ayrIlmayIz

Bu mülahaza, Rabb’imize karşı kulluk vazifelerimize hâkim olduğu gibi Efendimiz’e karşı hürmet ve vefa duygumuza da tesir etmelidir. Yani, dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de:

“Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister,

Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim!

Geçerler candan, girenler nûr hâlene bir kez,

O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..!

Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân!

Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim!” demeli.

Bazen, ben de kendimi Ravza-i Tahire’nin, muvâcehenin önündeymişim gibi hissederim. Hayalen o mübârek Merkâd’in önüne varınca, ümîd ve emel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruh arasında, bir-iki kadem ötede Sevgili’yle buluşacakmışım gibi bir his ve heyecanla köpürür ve dilimin döndüğü kadarıyla O’na salât u selam okurum. Sonra da O’nun meclisinden sızıp gelecek en mahrem fısıltıları duymaya çalışırım. Merak ederim, acaba ne dedi benim selamıma karşılık? Acaba nasıl mukabelede bulundu? İçimi derin bir merak sarar… Bir şey demiştir mutlaka. Zira salât u selamın kabul edileceği hususunda şüphe yoktur. Önemli olan onu daha içten, daha gönülden ve derinden söylemektir.

Evet, “tahiyyât”ta, kabul olmuş bir duaya bir ilavede daha bulunur ve “es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn – Allahım, Habibin hürmetine, bizim üzerimize ve salih kulların üzerine de selam olsun” deriz. Belki bazıları bu manayı yakalamak için o lafızları üç- dört defa tekrar ediyorlardır. Siz de vicdanınızda duyuncaya kadar “es-selamu aleynâ ve ala ibâdillahissalihîn” deyip tekrar edebilirsiniz. Bir defa demekle o manayı duyuyorsanız; o sözler, tepeden tırnağa kadar vücudunuzda bir karıncalanma hâsıl ediyorsa şayet, gerektiği gibi söylemiş ve gönlünüzde duymuşsunuz demektir. Yani, o kelimelere şuur derinliği, his derinliği de katmak lazım. O sözlerin içinde irademizle de bulunmak lazım. Vücudumuzun bütün zerratıyla da onları söylemek lazım. Bu da ibadet ü taati iradî olarak ele almaya, onları aynı zamanda tabiatımıza ait çok önemli bir ihtiyacı yerine getiriyor olma mülahazasıyla yapmaya, her şeyi mutlak duymaya, tezekkür ve tahayyül etmeye bağlıdır.

ÖZETLE:

1 - Her şey Efendimiz’den hatıradır bizim için. Ezan, ikamet hatıra olduğu gibi, namazda “Subhaneke” okuyor yine O’nu hatırlıyoruz; “Fatiha”yı terennüm ederken bir kere daha O’nunla doluyoruz/dolmalıyız.

2 – Dudaklarımızdan dökülen her salât ve her selam bin bir âh u eninle, acz ve zaaf hüznüyle, hakkını veremesek de kapıdan da ayrılmama azmiyle dökülmeli; dilimiz salât okurken gönlümüz de ona eşlik etmelidir.

3 - Efendiler Efendisi’ne salat ü selam okurken o kelimelere şuur derinliği, his derinliği de katmak lazım. O sözlerin içinde irademizle de bulunmak lazım. Vücudumuzun bütün zerratıyla da onları söylemek lazım. ZAMAN

Tags: Belki, Bir Allah, Bizim, Defa, Dua, Dualar, Ezan, Fatiha, Hakk, Kere, Kutlu, Madem, Mazhar, Mirac, Olsa, Olsun, Olur, Peygamber Efendimiz, Senin, Verin

Related posts

Mevlânâ, 802 yaşında

h

Bugün Afganistan sınırları içinde yer alan Belh şehrinde 30 Eylül 1207’de dünyaya gelen ve kendisine Muhammed ismi konulan Mevlâna 802 yaşında.

Dedesinin lâkabı da Celâleddin olduğu için Mevlânâ Celâleddin denilmeye başlandı. Dönemin en büyük âlimlerinden olan Bahaeddin (Sultan) Veled’in oğlu olan Mevlânâ ve ailesi, Belh şehrinde siyasî istikrarın ortadan kalkması ve Moğol istilâsı tehlikesi üzerine göç ederek, dönemin ilim ve san’at merkezi konumunda olan Bağdat’a geldi. Oradan Kutsal Topraklar’a geçip hac görevini yerine getiren aile, daha sonra Şam, Malatya ve Erzincan üzerinden eski adı Larende olan Karaman’a ulaştı. Baba Bahaeddin Veled, 1225 yılında, 17 yaşında olan oğlu Muhammed Celâleddin’i (Mevlânâ), kafilenin üyelerinden Semerkantlı Lala Şerafeddin’in kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. Bahaeddin Veled, o dönemde Selçuklu devletinin başşehri olan ve ilim irfan sahiplerine kucak açmasıyla bilinen Konya’ya, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından dâvet edildi. 7 yıl Karaman’da kalan aile, 5 Mayıs 1228’de Konya’ya gelerek ovanın ortasındaki bu başşehre kalıcı olarak yerleşti. Doğumu Allah’ın huzurundan ayrılma, ölümünü ise düğün gecesi (Şeb-i Arus) olarak gören ünlü düşünür ve mutasavvıf Mevlânâ, 7 asırdan bu yana insanlığın önünü aydınlatmaya devam ediyor. İnsanların, bir alfabenin harfleri gibi farklı farklı olduğunu ancak bir kelime yazabilmek için bütün harflere ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Mevlânâ, bütün insanları ‘aynı ağacın dalları, aynı geminin yolcuları’ olarak kabul ediyor. Mevlânâ’nın düşünceleri ve eserleri, bugün sadece Türkiye’de değil ABD başta olmak üzere dünyanın her yerinde büyük ilgi görüyor.

Tags: Abd, Afganistan, Alaaddin, Allah, Eserleri, Eski, Hac, Hatun, Ilim, Irfan, Kabul, Kalan, Sultan, Ya, Yana

Related posts

BAŞIMIZIN ÖRTÜSÜ

2009-10-01ana

No tags for this post.

Related posts

manset

Belçika’da aralarında eski başbakanların da bulunduğu 50′ye yakın entelektüel, yayınladıkları ortak bildiriyle, devlet okullarında uygulamaya konulan başörtüsü yasağına tepki gösterdi. “Saygıya davet” başlıklı manifestoda, “Başörtüsü yasağı uygulamasında kaybeden, sadece taraflar olacak” uyarısında bulunuldu.

BAŞÖRTÜSÜNE KARŞI SİSTEM BASKISI

Türkiye ve Fransa’daki yasakların emsal gösterilmesinin eleştirildiği bildiride, “Başörtüsü takmak için var olduğu iddia edilerek sıkça dile getirilen ve onaylanamayacak olan sosyal baskı artık takmamak için sistem baskısına dönüşmüştür” denilerek, yasak kararının yeniden gözden geçirilmesi çağrısı yapıldı.

Başörtüsüne saygı çağrısı

TOPLUMUN önde gelen siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve sivil örgüt temsilcilerinin imza attığı bildiride, Müslümanların muhatap alınmasının kesin şart olduğuna vurgu yapıldı. Gent Üniversitesi’nden Patrick Loobuyck’nin kaleme aldığı ‘Saygıya Davet’ başlıklı manifestoda “Artan endişeler üzerine geçtiğimiz haftalardaki başörtüsü tartışmasını takip ettik. Gelinen noktada toplumun aldığı yaralardan dolayı üzgünüz.” denildi. İslâmiyet’in ülkenin ayrılmaz bir unsuru olduğunun kabul edilmesi çağrısında bulunuldu.

Bildiriye imza atanlardan ilk göze çarpan isim eski başbakanlardan ve halen AP Milletvekili Jean-Luc Dehaene oldu. Eski Limburg Valisi Steve Steavart, uzun süre Gent’te belediye başkanlığı yapan Frank Beke, ünlü siyaset bilimci Prof. Carl Devos, yine aynı üniversiteden Prof. Dries Lesage, akademik yılın açılışında yaptığı başörtülü kızlara destek çağrısı ise dikkatleri toplayan Anvers Bölgesi Yüksek Eğitim Kurumları Birliği Başkanı Porf. Walter Nonneman da imzacılar arasında bulunuyor. Zaman gazetesinde yer alan habere göre, aşırılığa karşı mücadele edilirken aşırıların güçlendirildiğine dikkat çekilen bildiride Türkiye ve Fransa’daki yasakların emsal gösterilmesi de eleştirildi. 1831 yılında kabul edilen Belçika anayasası hâlâ dünyanın en liberal metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Din ve vicdan hürriyetini teminat altına alan 1831 Belçika Anayasası, Türkiye’nin ilk anayasa metni olan 1876 tarihli Kanuni Esasi’nin örnek aldığı anayasalarından oldu. Belçika İslâm’ı 1974’te resmî din olarak kabul etti.

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI, TOPLU

CEZALANDIRMADIR

YasaklarIn kuraldan ziyade istisna olması gerektiğini vurgulayan bildiride şöyle denildi: “İçinde bulunduğumuz durum ise; haksız bir şekilde toplu cezalandırmaktır. Sıkça dile getirilen ve onaylanamayacak olan başörtüsü takmak için var olduğu iddia edilen sosyal baskı artık takmamak için sistem baskısına dönüşmüştür. Biz Flaman Devlet Okulları ve Anvers’teki Okullar Birliği’ni aldıkları kararları yeniden gözden geçirmeye dâvet ediyor, sürecin yeniden öğrenci, veli ve sivil toplum örgüt temsilcileriyle masaya yatırılması çağrısında bulunuyoruz.”

‘Müzakereler birbirimizle yapılmalı, birbirimiz hakkında değil.’’ denilen açıklamada ‘’İnsan hakları, demokratik hukuk devleti, kadın erkek eşitliği ve fikir özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin yanında İslâm’ın da toplumsal hayatımızda yerinin iyi tesbit edilmesi gerekiyor. İslâmiyet öyle ya da böyle toplumumuzun bir parçası olarak kalacak. Göç ve çok kültürlülüğün zorlu bir süreç olduğunun farkındayız. Fakat bununla birlikte köprüler oluşturmalıyız. Müslümanlar arasındaki ‘birlikte hayat’ı destekleyen her düşünceye sahip çıkılması gerektiğine inanıyoruz. Bütün inananları haksız bir şekilde karalama yerine muhataplarımızı özenle seçmeliyiz. İslâm içindeki radikalleşme dahil birçok konu masaya yatırılabilmeli.’’ denildi.

Bildiri şu tavsiye ile neticeleniyor: ‘’Belçika’daki başörtüsü yasağı uygulamasında sadece kaybeden taraflar olacak. İnsanların devlete ve birlikte yaşamaya dair inançları sarsıldı. Bunun asla tekrar yaşanmaması gerekiyor. Siyasîlerden güçlü bir şekilde Müslümanların bu toplumun bir parçası oldukları ve öyle de kalacaklarına dair sinyal vermelerini bekliyoruz. Çoğulcu bir yapıya sahip toplumumuzda ve globalleşen bir dünyada en faydalı yolun bu olduğuna inanıyoruz.’’

30.09.2009

Tags: Akademisyen, Beke, Belediye, Carl Devos, Daki, Dries, Eski, Ilk, Imza, Isim, Jean Luc Dehaene, Kabul, Limburg, Nin, Ortak, Sivil, TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA SİYASET, Uzun, Yapan, Zaman

Related posts

goz_103878312

Bilim adamları, gözlerin mütemadiyen hareket etmesinin sebebini açıkladılar.

Bilim adamları, gözlerin mütemadiyen hareket etmesinin nedeninin kör olmayı engellemek olabileceğini bildirdiler.

Gözdeki belli belirsiz kısa ve hızlı hareketler, sürekli bakmanın imkansız olduğunu gösteriyor. Sabit duran bir objeye gözlerimizi sabitlediğimizde bile gözler harekete devam ediyor.

Daily Mail’deki habere göre, California’daki Salk Enstitüsünce yapılan araştırmada, beyinde göz hareketlerinden sorumlu “komuta merkezi”nde inceleme yapıldı.

Science dergisinde yayınlanan araştırmada, bu hareketlerin, beynin gazete sütunlarını tararken veya hareket eden bir objeyi takip ederken kullanılan aynı bölge tarafından aktif olarak kontrol edildiği belirlendi.

Daha önce, göz hareketlerinin sinir sinyallerinin arızi sonucu olduğu düşünülüyordu.

Bilim adamları, göz hareketlerinin retina üzerindeki, aksi halde kaybolacak görüntüleri “canlandırarak” hayati bir görev yaptığını, normal bir görüş sağlamak için bu kısa ve hızlı göz hareketlerinin zaruri olduğunu belirttiler.

Tags: Belli, Bile, Daily Mail, Daki, Eden, Nde, Retina, Sabit, Salk, Science

Related posts

dua3_551542056

Time Dergisi, 6 bin araştırmaya dayanarak dua ve ibadetin ömrü uzattığı sonucuna vardı. Ayrıca bilim dünyasının yavaş yavaş duanın gücü konusunda ikna olmaya başladığını da yazdı.

“Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder. İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesîleyi elden bırakma.”
Bediüzzaman

Time Dergisi, 6 bin araştırmaya dayanarak dua ve ibadetin ömrü uzattığı sonucuna vardı.

Bundan yaklaşık 150 yıl önce parmak izini icat eden Francis Galton adlı bilim adamının, “Krallar hepimizden uzun yaşamalı, çünkü herkes onların
sağlığı için dua ediyor” sözlerinin ardından bilim dünyası yıllar boyunca dua ve ibadetin insan sağlığına olan etkilerini inceledi.
Dinin son dönemde insan hayatında öneminin yeniden artmaya başlamasıyla birlikte 2000 yılından bu yana bu konuda tam 6 bin yeni araştırma
yayınlandı. Bu araştırmaları değerlendiren Time dergisi de bilim dünyasının yavaş yavaş duanın gücü konusunda ikna olmaya başladığını yazdı. Pittsburg Üniversitesi Tıp Merkezi tarafından yapılan araştırmaya göre düzenli olarak ibadethaneleri ziyaret edenlerde ömrün 2-3 yıl uzadığı tespit edildi. Aynı etkinin düzenli dua ve ibadet edenlerde de görüldüğü belirtildi. Uzmanlar, “Uzun yaşam ile dini bir gruba katılmanın birbiriyle ilişkili olduğunu” açıkladı.

“Placebo etkisi”
Bilim adamları dua edilen kişinin sağlığının bu durumdan nasıl etkilendiğini de inceledi. Buna göre dua edilen kişi, eğer bir başkasının kendisi için dua
ettiğini bilirse tedavisi hızlanıyor. Ancak birilerinin kendisi için dua ettiğinden habersiz olan kişilerde bu etki görülmüyor. Uzmanlar bunu “placebo” etkisine benzetiyor. Yeni, ağrı kesici diye verilen şeker haplarının bir hastanın ağrılarını geçirmesi gibi, bir kişinin kendileri için dua ettiğini bilen hastalarda bunun “kendilerini iyileştireceği” düşüncesi yarattığı ve psikolojik olarak kendilerini iyi hissetmelerini sağladığı düşünülüyor.

Tags: Bir, Dua, Eden, Elden, Ey, Francis Galton, Herkes, Icat, Ikna, Kesici, Meded, Merhamet, Parmak, Pittsburg, Placebo, Uzun, Yeni

Related posts