SAĞLIK :(◣_◢)

SAĞLIK ’ Kategorisi için arşiv

Kanserin 7 habercisi Evet… Tıp alanındaki ilerlemeler ve keşifler sayesinde kanser artık tedavi edilebilir bir hastalık. Yine de kaba bir deyişle, her üç kişiden biri hayatının bir döneminde kanserle karşılaşıyor ama yaklaşık sekiz kişiden biri kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Yani her kanser ölümle sonuçlanmadığı için, kanserden ölüm sıklığı, kanser görülme sıklığını yansıtmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde kanser görülme oranı yüz binde 400 civarındadır. Bizde ise bu oran yüz binde 200 civarında tahmin edilmektedir. Bu da her yıl yaklaşık 150 bin yeni kanser hastası demektir. Medical Park Bursa Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Güven Atasoy, kanser hakkında merak edilenleri yanıtladı:

Kanser nasıl oluşur?

Normalde, canlıların vücudundaki hücrelerin pek çoğu, çoğalır, ömürleri tamamlanınca da ölüp yerlerini yeni hücrelere terk eder. Bu düzen, hücrelerin çekirdeklerinde bulunan kromozomlar üzerine yerleşik genlerin komut ve yönetimindedir. Eğer hücreler doğru olmayan komutla yönlendirilirse, işlevlerindeki normalden sapmalar yaşamın düzenini bozarak kanseri de içeren birçok hastalığa sebep olur. Kanserli dokunun hücreleri kontrolsüzce çoğalır. Bu nedenle, kanserin başlayışını araştıran son yıllardaki çalışmaların büyük bir grubu hücrenin içyapı ve işleyiş şekline yönelmiştir. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, kanseri “başlatıcılar” ve “baskılayanlar” arasındaki uyumun bozulması hücrenin kanser hücresine dönüşümünü gerçekleştirmede olasıdır. Başlatıcılar hücrede bulunan fakat baskı altında tutulan kanser yapıcı genler, hücre ölümsüzlük genleri ve hücre büyüme faktörleridir. Hücrenin kanser hücresine dönüşünü baskılayanlar tümör baskılayıcı genler, planlanmış hücre ölümünü düzenleyen genler ve hücre büyüme faktörlerinin baskılayıcılarıdır. Başlatan etken ne olursa olsun sonuçta normal hücrelerden önemli farklar gösteren kanser hücreleri oluşur. Normal hücrelere oranla daha az özelleşmiş, sınırsız çoğalma ve doğal bağışıklık olanaklarından kaçabilme yeteneklerine sahip kanser hücreleri önce bulundukları dokuya sığamayarak bir kitle, bir süre sonra vücudun başka dokularına giderek yeni kitleler (metastaz) yaparlar.

Nasıl korunacağız?

Kanser oluşumu için risk taşıdıkları düşünülen bu faktörlerden insanda ve laboratuvar araştırmalarında kanserle bağlantısı gözlenmiş olanlar kabul edilebilir, fakat kanserle bağlantısı kanıtlanmamış olanlar şüpheli risk faktörleridir. Ancak bu gözlem, araştırma ve görüşler yüksek riske sahip olanların mutlaka kanser olacakları ya da düşük riskli olanların kanser olmayacakları anlamını getirmez. Hücrelerin yapısı ve çalışmasından köken alan kişisel risk faktörleri kontrol edilemeyeceği için korunmak mümkün değildir. Kişisel faktörlerin önde gelenleri yaş, zaman ve ailedir. Yaş ve zaman hiçbir zaman kontrol edilemez ve bu nedenle korunamaz. Ancak, ailesel risk faktörlerine karşı bazı önlemler alınabilir. Büyükbaba ve büyükanneden başlayarak anne, baba, kardeşler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler ve ilk kuşak kuzenleri içine alan bir liste yapılır, eğer bir tanesinde kanser varsa, tipi ile birlikte kaydedilir, iki taneden fazla kanser çıkarsa bu konudaki bir uzmanla görüşülmelidir. Çevreden köken alan çevresel risk faktörlerini kontrol edebilmek için geniş olanaklar vardır. Bu grup faktörler arasında yaşanan çevrenin getirdiği riskler yanında önde gelenler besinler ve beslenme şekli, sigara önde olmak üzere diğer bazı alışkanlıklar ve radyasyona maruz kalmadır. Bunlardan başka hormonların dengesini dıştan müdahaleler ile bozmamak gerekir. Güneşin ultraviyole ışınları, özellikle iş yerleri ile bağlantılı bazı kimyasal maddeler ve kanserlerde rolü olduğu düşünülen virüsler dikkate alınmalıdır.

Erkek ve kadın farklı hissedebiliyor

Haberci belirtileri olmayan fakat yüksek riskli olan erkek ve kadınlarda kanserin erken teşhisi için bazı öneriler, zaman zaman bazı değişiklikler göstermekle beraber, temel olarak güncelliğini korumaktadır:

Yaş 20-39 (kontrol aralığı 3 yıl): Kadınlarda; ağız boşluğu, tiroit bezi, lenf bezleri ve yumurtalıklar önde gelmek üzere genel muayene ve ayrıca memelerin her ay kendi kendine kontrolü, PAP testi Erkeklerde; ağız boşluğu, tiroit bezi, lenf bezleri, testisler ve prostat önde gelmek üzere genel muayene.

Yaş 40-50 (kontrol aralığı 1 yıl): Kadınlar için yukarıdakilere ek olarak makattan tuşe ile muayene ve memelerin doktor kontrolü, kontrol aralığı 1-2 yıl olarak mamografi, ayrıca menopoz döneminde kürtaj ile rahim kontrolü. Erkekler için yukarıdakilere ek olarak makattan tuşe ile prostat muayenesi.

Yaş 50 ve üzeri (kontrol aralığı 3-5 yıl): Kadınlarda yukarıdakilere ek olarak dışkıda kanama testi, kalın barsak endoskopisi ve mamografi. Erkeklerde yukarıdakilere ek olarak dışkıda kanama testi, gerekirse kalın barsak endoskopisi.

KANSERİN 7 HABERCiSi

Kanser için bütün ülkelerce kabul edilmiş özel tehlike işaretlerinin, diğer bir deyimle kanserin 7 habercisinin;

•Bağırsak ve mesane alışkanlıklarının değişiklikleri,

•İyileşmeyen yaralar,

•Zamansız kanama ve akıntı,

•Meme veya başka yerde sertlik,

•Hazımsızlık veya yutma güçlüğü,

•Benler veya bir siğilin belirgin değişikliği,

•Hırıltılı öksürük veya ses kısıklığı belirtilerinden her hangi birinin varlığında kişiler bir doktora başvurmalıdır.

Evreleri önemse

Kanserden mutlak korunma söz konusu olmadığına ve tüm kanserleri engelleyecek bir aşı henüz bulunmadığına göre, kanserde erken tanı elimizdeki belki de en önemli silah olma özelliğini korumaktadır. Her kanser tipi ayrı özellikler göstermekle beraber, genellikle kanser hastalığının gidişi dört klasik evreye ayrılır:

Evre I: Kanser, başladığı yerde sınırlı kalmıştır.

Evre II: Kanser, başladığı ortamdan etrafındaki dokulara doğru ilerlemiştir.

Evre III: Kanser, bölgesel dokulara ve lenf bezlerine tam yayılım vardır.

Evre IV: Kanser, diğer dokular ve organlara ulaşmıştır ve metastaz denilen olay gelişmiştir.

Kanserde erken tanı tedavi şansını arttırır ve tedaviyi kolaylaştırır, doku ve organ kaybını önler, tedavi giderlerini ve ölüm oranlarını düşürür. Bugün sıklıkla görülen birçok kanserde erken tanı gerçek anlamda hayat kurtarmaktadır. Erken tanı için belirli aralıklarla sağlık kontrolü yalnız kanser için değil, genel sağlık için uygulanması gerekli olan görüştür.

Farkındayız, kanseri yeneceğiz…

Bilgi eksikliği, korku ve ihmal gibi nedenlerle insanların doktora zamanında başvurmamaları kanserin tedavisini güçleştirir. Hepimizin, adını ağzımıza almaya korktuğumuz hastalıkların başında gelir kanser. Açıkçası benim de böyleydi… Biz ne kadar ağzımıza almasak da kanserin adını duymamızı hiçbir şey engelleyemiyor. Bir gün bir yakınımızın kapısını çalıyor… Ve belki de bir gün bizim kapımızı çalacak! Kanseri araştırmayan bir insan için bunun ne denli korkutucu olduğu aşikardır. Ancak, araştırınca ve gelişen tıp teknolojisinin de tesiriyle bu hastalıktan da artık eskisi gibi korkmanın manasız olduğunu gördüm. Buna rağmen yine de halk sağlığı yönünden kanserin önemi; bazı kanser türlerinin sık görülmesidir. Bu açıdan bakıldığında kanser dünyanın ve ülkemizin en önemli sağlık sorunları arasında yer almaya devam ediyor. Kanserle savaşabilmek, zararlarını azaltabilmek için halka hastalığın önemini ve kanserle savaş yollarını anlatmak gerekiyor.

Çare zakkum tenceresi mi?

Suiistimale son derece açık bir konu olmasından dolayı, bugün her ülkede, hiçbir bilimsel temeli olmayan ve araştırmalara kapalı yöntemlerle kanserde şifa sağladığını iddia eden kişiler bulunduğunu itiraf etmek gerekiyor

Uluslararası Kanserle Savaş Birliği’nin açıklamasına göre, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde dahi kanser hastalarının %50 kadarının etkinliği kanıtlanmamış yöntemleri kullandıkları sanılıyor. Bu yöntemler bilimsel yöntemlerin yerine veya onlara ek olarak kullanılıyor ve bu uygulamalar çok defa doktorların bilgisi dışında yapılıyor. Bu kişiler, doğal ürünleri uyguladıklarını, ürünlerinin yan etkilerinin olmadığını, bu ürünlerin hastaların savunma mekanizmalarını harekete geçirdiğini, ürünlerinin her çeşit habis hastalığa ve ayrıca bu gruptan tamamen ilgisiz diğer birçok hastalığa etkili olduğunu iddia etmektedirler.

CİDDİYE ALMAYIN

Bir sır veya mucize olan tedaviyi, buluşları çalınabileceği için, yalnız kendilerinin verebileceklerini ifade ederler, tedavi ile şifa sağladıkları eski hastalarından mektuplar ve şahitlere sahip olduklarını ileri sürerler, tanınmış kişileri bu düşünce ve yöntemlerin destekleyicisi olarak gösterir ve başarısızlıklarını yönteme değil, hastaya yüklerler. Klasik tıbba karşı ciddi bir sorun olan bu uygulamalara hastaların yaklaşımı için çeşitli nedenler var. Önde gelen neden korkudur. Çünkü, genelde kanser birçok kişiye göre kısa sürede ağrılı ölümle eş anlamlıdır ve doktorun iyileşme için güvence veremediği durumlarda korku daha çok artar. Ayrıca, klasik kanser tedavisi şekil bozukluğu, yanık, bulantı ve kusma, saç dökülmesi seksüel yetmezlik endişesi ve bağışıklık sisteminin bozulması gibi sonuçlara da varabileceğinden, hasta bilimsel tedavi süresince kendisinin yapabileceği çok az şey olduğunu düşünerek tedavi ve iyileşme yolunda daha aktif olacağı olanakları sunan yöntemleri tercih edebilmektedir.

UZMANDAN ŞAŞMA

Ancak, bu kişiler, bu çare ve yöntemler şifa sağlayamadıkları gibi, ayrıca, kalifiye bir doktorun tedaviye başlayarak şifa elde etme zamanını ve şifa olanağını da azaltırlar. Bu nedenlerle, kanserin ne olup/olmadığını ve bilimsel tıbbın ne olduğunu ve ne yaptığını çok iyi bilmek gerekir. Her ne kadar “doğaya dönüş” günümüz modası olsa da bilim ve teknoloji inançsızlığını da kabul etmek mümkün değildir. Bu alanda ileri düzeyde olan ülkelerde kanserin gerek tanı gerek tedavi olanakları için milyarlarca dolar sarf edilirken, sorunu mutfakta kaynayan ısırgan otu veya zakkum tenceresi, öldürülen kaplumbağa kanı ve benzeri kanıtlanmamış çareler ile çözmek mümkün değildir. Kanser tedavisi konunun uzmanları olan doktorlar tarafından yapılmalıdır. Bilim ve akıl yolundan sapmak, yalnızca zaman kaybına ve bilimsel gerçeğin ışığından uzaklaşmaya yol açar.

Tedavide geç kalmayın…

Kanserde erken teşhis tedavi şansını arttırır, kolaylaştırır, doku ve organ kaybını önler ve sakatlık bırakmaz, tedavi giderlerini azaltır. Kanserde daha güvenilir teşhis yöntemleri ve daha etkili tedavi şekilleri her geçen gün yeni birama göstermektedir.

Cerrahi Onkoloji: Genellikle organ kanserlerinde ilk tedavi seçeneğidir. Bu tedavide kanserli doku ve yöresel lenf bezleri ameliyat ile çıkarılır.

Radyasyon Onkolojisi: Kanserli doku ve yöresel lenf bezlerindeki kanser hücrelerinin çoğalmasını önleme ve öldürülmesine yönelik radyoaktif ışınlama tedavisini uygulayan uzmanlık dalıdır.

Tıbbi Onkoloji: Kanser ilaçlarını uygulayan uzmanlık dalıdır. Ayrıca kanserlerin bir grubu yalnız ilaçlarla tedavi edilebilmektedir. Tıbbi onkoloji uzmanlığının tedavide kullandığı ilaçların sayısı, alanı ve uygulama yöntemleri gün geçtikçe genişlemektedir.

Kemoterapi: Tıbbi onkolojinin uyguladığı ilk tedavi yöntemidir. Kanser hücresinin öldürülmesine yönelik ilaçlarla yapılan bu tedavi son yıllarda büyük aşama göstermiştir. Kemoterapi ameliyatlar ile birlikte de kullanılmaktadır. Erken dönemde teşhis edilen hastalarda, saptanması mümkün olamayan mikroskobik yayılmalar olabilir görüşü içerisinde, birçok kanserde ameliyat sonrası kemoterapi uygulanmaktadır. Aynı görüş içerisinde ya da ameliyat edilemez durumda olan hastalarda ameliyat öncesi kemoterapi yapılmaktadır. Kemoterapi bazı kanserlerde radyoterapi beraberliğinde uygulanmaktadır. Ayrıca kemoterapinin tek başına sonuç aldığı bazı kanserler de vardır.

Biyolojik tedaviler:

Biyolojik tedavilerde temel yaklaşım insanın normal hücrelerinin bütünlük ve çalışmasını bozmayacak şekilde sonuca ulaşmaya yöneliktir. Biyolojik düzenleyiciler adı altında toplanan ilaçların kanser hücresini öldürmekten çok genellikle tümörün gelişim olayına etkili oldukları kabul edilmektedir. Bu grupta vücudun temelde mevcut olan savunma sistemini düzenleyen veya eksiklerini tamamlayan bağışıklık uyarıcılar, bozuk genleri onaranlar, hücre bölünmesini durduranlar, tümör dokusunun damar yapmasını önleyiciler, kanser hücresini intihara zorlayanlar ve yayılmayı engelleyenler bulunmaktadır.

Hormonlar: Bir grup kanserin hormon bağımlı olduklarını bilinmektedir. Bu grup kanserlerin tedavisinde hormonların sentezini veya etkisini önlemeye yönelik ilaçlar kullanılmaktadır.

Ve beslenme…

Görgüler ve araştırmalara dayalı sayısal değerlendirmelere göre, kanserin olası sebepleri arasında dengesiz beslenme yüzde 35 oranında yer tutmaktadır ve dengesiz beslenmenin yanına bazı yaşam alışkanlıkları eklenirse bu oran yüzde 85 değerine kadar yükselmektedir.

Antioksidanlar: İnsanda DNA yapılarını değiştirerek tümör gelişmesine zorlayan maddelere karşı vücudu korudukları varsayılıyor.

Fitokimyasallar: Antioksidan, besin koruyucu ve kanser yapıcı ajanlara karşı engelleyici etkileri olabileceği bildirilmektedir. Domates, maydanoz, portakal gibi koyu sarı, yeşil meyve ve sebzelerde karotenoidler; brokoli, lahana, şalgam gibi turpgiller grubunda indoller; yeşil çay, soğan, elma, fasulye gibi meyve ve sebzelerde flavonoidler; limongiller ve trunçgillerde biflavonoidler; soğan ve sarımsakta alisin; yeşil yapraklı sebzelerde lutein; soya fasulyesinde isoflavonlar; ahududu gibi mavi ve kırmızı meyvelerde ve sebzelerde antosiyaninler; zeytinde, limongillerde, baklagillerde fenolikler ve domateste likopen gündemde olanlardır. Yüksek fitokimyasal maddeli yiyecekler brokoli, dutlar, soya kabukları, armutlar, şalgamlar, kereviz, havuç, ıspanak, zeytinler, domates, mercimek, sarımsak, kayısı, soğanlar, soya fasulyesi, yeşil çay, şeftali, kıvırcık ve Brüksel lahanadır.

Omega-3 yağ asitleri: Deniz ürünleri, keten tohumu yağı ve fasulyede bulunan bu asitlerin meme ve prostat kanserleri risk ve gelişmesini önlemede rolleri olabileceği bildirilmektedir.

Yeni Şafak

Tags: Ama, Atasoy, Binde, Bursa, Genel Cerrahi, Korunma, Medical Park, Merak, Pek, Yeni

Related posts

Kansas City’deki Orta Amerika Kalp Enstitüsü’nde yapılan bir araştırma, 3500 yıllık mumyalarda da kalp hastalıkları olduğunu ortaya çıkardı.

Kraliçe Ahmose Nefertari’nin dadısı Lady Rai’nin mumyası en iyi muhafaza edilen mumyalardan.
KANSAS – Amerikalı bilim adamlarının yaptığı araştırma, 3500 yıllık mumyalarda da kalp hastalıkları olduğu yönünde işaretler bulunduğunu ortaya çıkardı.Kansas City’deki Orta Amerika Kalp Enstitüsü’nde görevli kardiyolog doktor Randall Thompson, fast food, sigara ve egzersiz yapılmamasının, kalp hastalıklarına yol açan modern faktörler olduğunu düşündüklerini belirtirken, “Ancak bulgular, salt bunların, atardamarlardaki tıkanmanın nedenleri olmadığını gösterdi” dedi.

Thompson ve ekibinin, Ulusal Mısır Tarihi Eserler Müzesindeki 22 mumyayı bilgisayarlı tomografi (CT) yöntemiyle inceledikleri mumyaların MÖ 1981 ve MS 334 yılları arasında yaşayan kişilere ait olduğu, yarısından fazlasının 45 yaşın üzerinde öldüğünün sanıldığı ve bu dönemde ortalama yaşam süresinin 50′nin altında olduğu belirtildi.

Mumyalardan 16’sının incelenmeye uygun kalbe ve damar dokusuna sahip olduğu, bunlardan 9′unun atardamarlarında açık ya da olası sertleşme gözlendiği kaydedildi.San Diego’daki California Üniversitesinde görevli doktor Michael Miyamoto da, mumyalardakiyle günümüz hastalarındaki vasküler kalsifikasyonun benzer görüntüye sahip olması karşısında hayrete düştüklerini ifade ederek, “Belki de damar sertliğinin gelişimi, insan olmanın bir parçası” diye konuştu.

Araştırmada, mumyalardan birinin, muhtemel kalp krizi geçirdiği yönünde kanıt elde edildiği, ancak bu krizin ölümcül olup olmadığının ise bilinmediği, mumyalamanın su kaybına yol açması nedeniyle bu kişilerin o dönemde kaç kilo olduklarını söylemenin de mümkün olmadığı belirtildi.

Mumyaları incelenen bu kişilerin yaşadıkları dönemde yüksek statüye sahip oldukları ifade edilirken, doktor Randall Thompson, zengin insanların, et ve tuzlu et yediklerini, bu nedenle yüksek tansiyon hastası da olabileceğini, ancak bunun spekülasyon olduğunu kaydetti.

Kalp hastalığı işaretleri gösteren en yaşlı mumyanın, Kraliçe Ahmose Nefertari’nin dadısı Lady Rai olduğu bildirildi.

AA

Tags: 3500 yıllık mumyalar, Ahmose Nefertari, Amerika, Bilim, Bir, Bu, Daki, Deki, Doktor, doktor Randall Thompson, Egzersiz, En Iyi, Fast Food, kalp hastalıkları, kalp hastası, Kalp Krizi, Kansas City, Kilo, Miyamoto, mumyalar, Orta, Orta Amerika Kalp Enstitüsü, Rai, Randall Thompson, Tarihi Eserler, Tomografi

Related posts

Sağlık Bakanlığı, 24 yaş altına da artık domuz gribi aşısı yapılacağını açıkladı.

Sağlık Bakanlığı, internet sitesinde domuz gribi aşılamasıyla ilgili yazılı bir açıklama yaptı.

Bugünden itibaren 24 yaş ve altındaki herkesin talep ettiği takdirde aşı olabileceği belirtildi.

Bakanlığın açıklamasında, daha önce aşılanmaya başlanmış olan gruplar arasında olup da henüz aşılanmamış olan kişilerin de aşılanmalarına devam edileceği kaydedildi.

Açıklamada, aşı uygulamasının sağlık ocakları, aile sağlığı merkezleri ve hastanelerde ücretsiz olarak yapıldığı da anımsatıldı.

 

 

 

 

Tags: Aile, Ajanslar, Domuz, Durum, Gence, Gruplar, Recep Tayyip

Related posts

Annesinin domuz gribi korunması için eczaneden alıp çantasına koyduğu antibakteriyel el temizleme jeli gözüne sıçrayan 7 yaşındaki küçük kız kornea hücrelerinin erimesi sonrası görme yetisini kaybetti.

 

Milliyet’in haberine göre, söz konusu jeli kızının okul çantasına koyan anne İffet B., nasıl kullanması gerektiğini de anlattı. İstanbul Ak Umut Koleji birinci sınıf öğrencisi küçük D., okula gittiğinde diğer arkadaşları gibi annesinin çantasına koyduğu jeli kullanmak istedi. Ancak kutunun kapağını açmak isterken jeli gözüne sıçrattı. Alkol bazlı kimyasal madde içeren jel, küçük kızı acı içinde bıraktı. Öğretmenleri hemen küçük kızın yüzünü yıkayıp annesine haber verdi.

 

SAĞ GÖZDEN KORNEA HÜCRESİ

Gözündeki acı gitmeyen ve görememeye başlayan küçük kızın sol gözünün kornea hücrelerinin jeldeki alkol bazlı kimyasal maddeden dolayı eridiği belirlendi. Küçük kızın sol gözü olaydan sonra hiçbir müdahaleye cevap vermedi. Ancak önceki gün kornea hücrelerinde az da olsa iyileşme görüldü.

Doktorlar sol gözü kurtaramazsa, küçük kızın sağ gözünden alınan kornea hücreleri ya da kornea nakliyle görmesi sağlanacak. Anne İffet B., Sağlık Bakanlığı’nın izniyle yasal olarak satılan el temizleme jeli aldığını anlatarak, “Jelin üzerinde çocuklardan ya da göz temasından uzak tutun uyarısı yok. Bütün eczanelerin raflarında bu jeller satılıyor ve hiçbir uyarı yok. Başımıza gelenleri bilen eczaneye tekrar gittiğimde hâlâ aynı jeli sattıklarını görünce, ‘Neden hâlâ satıyorsunuz?’ dedim. ‘Yasal iznimiz var satıyoruz’ dediler. Jeli üreten firma hakkında dava açacağım” diye konuştu.

Küçük D’nin okulundaki öğretmenler ise diğer öğrencilerde bulunan jelleri topladı. Küçük kızın doktoru Alp Kayıran da yüksek oranda alkol ve kimyasal madde içeren sıvı maddelerin küçük çocuklardan uzak tutulması gerektiğini vurguladı.

Tags: Bilen, Bu, Cevap, Doktorlar, Gribi, Iffet, Istanbul, Jel, Jeli, Kimyasal Madde, Milliyet, Olsa, Sol, Tutun, Umut, Uzak, Ya, Yasal, Yok

Related posts

GDO’dan kaçış yok

800′den fazla GDO’lu ürünü tüketiyoruz ama ne yediğimizi biliyor muyuz?

İSTANBUL – İnsanlar, tarıma başladığından beri yetiştirdileri bitki ve hayvanlara istedikleri özellikleri kazandırmaya çalışıyor. ’Yetiştirmek’, yapay bitkilerin özelliklerine müdahale ederek onları daha verimli hale sokmak olarak tanımlanıyor.

Bir başka değişle bitkilere müdahale tarımın başlangıcından itibaren söz konusu. Ancak bu müdahale bitkilerin doğrudan genleri üzerinden olmamıştı. Bilimin gelişmesiyle 1980’lerden sonra bu da mümkün oldu.

Bu ay NTV Bilim’in de kapak konusu yaptığı genetiği değiştirilmiş gıdalar, ilk üretildikleri dönemden bu yana tartışmaların konusu oldu.

GDO NEDİR?
Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.

 Bir canlıdaki genetik özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor.

Şemanın animasyonlu halini görmek için tıklayın.

Özellikle 1980’lerden sonra bitki biyoteknolojisi alanında önemli gelişmeler sağlandı. İlk transgenik (genetiği değiştirilmiş) ürün olan, uzun raf ömrüne sahip Flavr Savr domaesi 1996 yılında raflardaki yerini aldı. Bunu, gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates izledi.

Bu yöntemle elde edilen bitkiler, ilaçlara ya da zararlılara karşı daha dirençli oluyor. Bu da kimyasal böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor. Günümüzde mısır ve pamuğun zararlılara, soya ve kanolanın böcek ilaçlarına, papaya ve kabağın da virüslere karşı dirençli olmasında GDO teknolojisi kullanılıyor.

Genlere müdahale ederek bitkilerin lezzet, besleyicilik ya da dayanıklılık gibi özelliklerini geliştirilebiliyor. İstanmeyen durum ve olaylara daha kolay müdahale edilebiliyor. Genetiği değiştirlmiş organizmaların özellikle aşı ve ilaç yapımında kullanılması önem kazanıyor. Susuzluğa dayanıklı bitki geliştirme çalışmaları ise halen devam ediyor.

AŞILARDA GENETİĞİ DĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER TAŞIYOR
Gıdaların genetiğinin değiştirilmesi ile ilgili tartışmlar devam ediyor ancak genetiği değiştirilmiş ürünler yeni değil. İnsülin geninin domuzlardan alınıp bir bakteriye aktarılmasıyla diyabet hastalarına insülin sağlanabiliyor. Tiroid ve büyüme hormonları genleri, hayvanlardan kesilerek bakterilere aktarılıyor ve hormon eksikliği olan insanlar faydalanabiliyor. Şekersiz yiyecekler kullanılan Aspartame maddesi de GDO’lardan üretiliyor.En önemlisi ise hepatit B aşısı başta olmak üzere bir çok aşının GDO’lardan elde ediliyor olması.

AÇLIĞA ÇARE Mİ?
Ayrıca genetik müdahale ile daha bol ürün elde edilemesi de teorik olarak mümkün. Bu özelliklerinden dolayı, GDO’yu savunanlar, bunun dünyada artan gıda ihtiyacın karşılanması konusunda cevap olabileceğini savunuyor.

ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırma ise GDO’lu ürünlerin daha yüksek verim sağladığının genel bir doğru olarak kabul edilemeyeceğini ortya koydu. Bu rapora göre verimin daha yüksek olduğu bölgeler olduğu gibi daha düşük olduğu bölgeler de var.

ELEŞTİRİLER
GDO teknolojisindeki gelişmeler ve bu tür bitkilerin daha yaygın olarak kullanılması ile birlikte GDO’lu ürünler hakkında tartışmalar da yoğunlaştı. GDO’lu ürünler özellikle insan sağlığı ve çevreye etkileri konusunda eleştirilerin merkezine yerleşti.

Konuyu sağlık açısından ele alan bazı bilimadamları, GDO içeren yiyeceklerin insan sağlığına zararlı olaileceğini savnuyor. Gen bitkinin içine yerleştirildiği için, onu tüketenlerin de risk altında olacağı, sağlık konusundaki eleştirilerde sık sık dile getiriliyor. GDO’ların hedef olan ürün hariç diğerlerinde nasıl bir etki yaptığı bilinmiyor. Zaman zaman bu gıdaların kansere yol açacağı iddiaları dil getirilse de bunun doğruluğunu kanıtlayan bir araştırma henüz yapılmadı.

ÇEVREYE TEHDİT Mİ?
GDO’lu bitkilere getirilen eleştiriler önemli bir bölümü de doğal çevreye olan etkileri ile ilgili. Karşıt görüştekiler GDO içeren ürünlerinin tohumları çevreye karışıarak doğal ürünleri etkileyip yapısnı bozabileceğini savunuyor. GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılıp yaygınlaşması sonucunda böcek nüfusunun olumsuz etklilenmesi ve tüm ekosistemin çökme olasılığı da dile getirilen bir başka eleştiri. GDO’lu ürünlerin biyoçeşitliliği tehlikeye sokacağı ve biyolojik kirliliğe neden olacağı da yaygın endişeler arasında.

ETİK BİR TARTIŞMA
Tartışmanın bir başka boyutu da ekonomi temelli. Bugün GDO’lu gıda üretimi bir kaç şirketin tekeli altında. Geleneksel tarımda kullanIlan bitkilerin tohumlarıyla bir sonraki yıl yenide ürün alınabiliyor. GDO’lu tarında ise bu mümkün değil; üreticiler, firmalardan her sene tohum alınmak zorunda.

Eleştirilerin ticaret ve etiğin kesiştiği bir konu da patent konusu. GDO’lu bitkilerin patentinin neredeyse tamamı şirketlerin elinde bulunuyor. Tüm insanlığa ait olan bir materYal olan DNA’nın özellşetirlmesi endişe ve tartışma kaynağı.

HUKUKİ BOYUT NET DEĞİL
Konunun yasal boyutu da net değil. Transgenik bitki üretimi yapan ülkeleri bu konuda mevzuat çalışmalarını yapmış olsalar da, bu ürünlerin pazarlandığı ülkelerdeki teknolojik ve mevzuat eksikliği önemli sorunlar yaratıyor.

GDO’lu ürünler için ruhsatlandırmayı ABD’de Gıda ve ilaç Dairesi (FDA), Avrupa Birliği’nde ise Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Kurumu (EFSA) yapıyor. Ama bazı AB ülkeleri kendi biyogüvenlik yasalarını kuruyor ve birliğin kontrol mekanizmalarına ek olarak kendi ülkelerindeki bilim merkezlerinde yeni güvenlik araştırmaları yaptırıyor.

UZLAŞI MÜMKÜN MÜ?
GDO’lu ürünler hakkında bir uzlaşma olabilir mi? Bu konuda tartışılan bir kaç alternatif var:

  • GDO içeren ürünler için izole yetiştirme alanları kurulabilir.
  • En büyük 5 GDO üreticisi için kısıtlamalar getirebilir
  • GDO içeren ürünlerin etkileri tam olarak gözleninceye kadar reklam yapılmayabilir
  • GDO ürünleri yetişmek isteyen çiftçilere lisans alma zorunluluğu getirebilir.
 Grafiği daha detaylı görmek için üzerine tıklayınız.

 HANGİ ÜLKELERDE ÜRETİLİYOR?
Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin yetiştirildiği ekim alanlarının % 99’un ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de yer alıyor.

ABD ‘de işlenmiş gıdaların yüzde 75’i GDO’lu ürün içeriyor. Yapılan araştırmalarda, Amerkian vatandaşların çoğu GDO içeren ürünler hakkında resmi kuruluşlara güvendiği, AB vatandaşalrınınsa daha çok sivil toplum kuruluşları ile üniversitelere itibar ettiği görülüyor.

TÜRKIYE’DE GDO’LU ÜRÜN VAR MI?
Herhangi bir denetim olmadığı için Türkiye’dene kadar alanda GDO’lu ürün yetiştirildiği bilinmiyor. Bununla birlikte biyogüvenlik yasası geçtiğimiz ay çıktığı için genetiği değiştirilmiş bitkilerin kontrolsüz biçimde Türkiye’ye girdiği ve gıda sanayiinde yıllardır kullanıldığı biliniyor. Yapılan bir çalışmaya göre Türkiye’de satılan 800’e yakın gıda maddesi, GDO içeriyor.

HANGİ ÜRÜNLERDE GDO VAR
Özelikle GDO’lu soya ve mısır nedeniyle geniş bir ürün yelpazesinde GDO’lu ürünler kullanılıyor. GDO’lu soya; sucuk, salam, sosis gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünlerde, etsuyu tabletlerde, fındık-fısık ezmesi, çikolatalı ürünler, çeşitli unlu mamüller, süt tozu, hazır çorbalar ve hayvan yemlerinde kullanılıyor.

GDO’lu mısırın kullanıldığı alanlarsa; nişasta bazlı tatlandırıcılar yoluyla gazoz, kola ve meyve suları, mısır yağı, bebek mamaları, hazır çorbalar ve hayvan yemleri.


Tags: Ama, Beri, Bilim, Bir, Bitki, Bitkilerin, Daha, Durum, Flavr Savr, Gdo, Genetik, Ilk, Insanlar, Istanbul, Kapak, Papaya, Raf, Uzun, Verimli, Yok

Related posts

Domuz gribi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yayılmaya devam ediyor. Şimdi sağlığımıza daha fazla özen göstermemiz gerekiyor. Güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olursanız, domuz gribini önleyebilirsiniz. Ehow.com sitesinde yer alan habere göre, aşağıdaki vitaminleri ve takviye ilaçları kullanarak bağışıklık sisteminizi güçlendirebilirsiniz:

 

 

1. Vücudunuzdaki antimikrobiyal ajanların üretimini artırarak H1N1 gribine karşı bağışıklığınızı geliştiren D vitamini kullanın. Bu antimikrobiyaller, domuz gribi ve diğer grip türleriyle savaşabilir. Grip mevsimi kış olduğu ve güneş yüzünü pek göstermediği için yıllık D vitamini seviyesinin de en az olduğu döneme rastlıyor. Bağışıklığınızı güçlendirmek için günde 2000-5000 mg D vitamini alın. D vitamininin en iyi şekli D3 vitamini kullanmaktır.

2. C vitamini, gribe ve soğuk algınlığına yol açan virüslerin mukozaya yapışmasını ve çoğalmasını önlediği ve vücut direncini artırdığı için özellikle kış aylarında daha çok tüketilmesi gereken bir vitamin. Yediğiniz yiyeceklerle ya da takviye ilaçlarla günde 200 mg C vitamini alabilirsiniz.

3. Domuz gribi mikroplarını tahrip eden E vitamininden günlük 100-400 mg alabilirsiniz. Çünkü yiyeceklerle gerekli E vitaminini karşılamanız çok zor.

4. Bağışıklık yanıtını artırmak için A vitamini bakımından zengin gıdalar tüketin. Ancak, A vitaminin fazlası zehirleyici olabilir, bu nedenle A vitamini hapından uzak durun. Bunun yerine havuç yiyin. Eğer hamileyseniz A vitamini içerken özellikle dikkat edin, yüksek miktarda A vitamin anne karnındaki bebeğe zarar verir.

5. P vitamini (bioflavonoid)içeren gıdalar yemelisiniz. Bunlar hücre reseptör alanıyla dolu olduğu için H1N1 mikropları hücrelerinize girip enfeksiyona neden olamaz. Bioflavonoidler yeşil çayda, bitter çikolatada, biberlerde, sarımsakta, asitli meyvelerde ve yaban mersininde bol miktarda bulunuyor. En iyi sonuç için, bunları C vitamini ve kalsiyum bakımından zengin yiyeceklerle beraber tüketin.

6. Çinko takviyesi alın. Çinko sadece bağışıklık yanıtını artırmıyor, ayrıca bağışıklık sisteminizi domuz gribiyle daha saldırganca savaşır hale getiriyor. Günde 15 ile 25 mg arasında tüketebilirsiniz, 75 mg’ın üzerine çıkılmaması gerekiyor. Çünkü, fazlası bağışıklık sisteminizi güçsüzleştirebiliyor.

 

 

 ZAMAN ONLİNE

Tags: Bu, C Vitamini, Eden, Mg C, Ya, Yol, Zor

Related posts

Her geçen gün yayılan ve ölümlerle sonuçlanan domuz gribine karşı bitki uzmanları da çeşitli tedbirler öneriyor. Bitki uzmanı İbrahim Aydın, hastalanmadan önce vücudu kuvvetlendirmenin önemine dikkat çekti.

 

 

Aydın, domuz gribine yakalanmamak için bağışıklık sisteminin bitki karışımlarıyla güçlendirilebileceğini belirtti. Bitki karışımını yapmak için uygulanacak formül konusunda da bilgi veren Aydın, “Bir iki adet zencefil, beş on adet karanfil ve kuşburnu, bir tutam da ıhlamur beraber kaynatılarak, sabah akşam aç karnına içilirse, domuz gribine karşı ilk önlem alınmış olur. Ayrıca 100 gram zencefil, bir kilogram balla karıştırılarak macun haline getirilir. Günde üç defa aç karnına birer kaşık, 21 gün boyunca yenirse domuz gribine iyi gelir.” dedi.

Bunların kullanılması halinde yıl boyunca başka hiçbir gribal enfeksiyona da yakalanılmayacağını iddia eden İbrahim Aydın, el temizliğine de çok dikkat edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

(CİHAN)

Tags: Balla, Bir, Bitki, Cihan, Domuz, Eden, Haline, Iddia, Ilk, Iyi, Karanfil, Olur, Sabah

Related posts

 

Bursa’da, İsmet Özcan isimli bir vatandaş, pazardan aldığı mandalinanın boyanarak satıldığını öne sürdü. Aynı zamanda avukat olan Özcan, pazardan aldığı turuncu renkli mandalinaların, yıkandıktan sonra yeşile dönüştüğünü hayretle gördü.

 

 

 

 

Gribe karşı korunmak için pazardan mandalina aldığını söyleyen avukat İsmet Özcan, “Eve geldiğimde mandalinaları yıkadım, boya aktığını gördüm. Yeşil mandalinaların boya ile rengini değiştirmişler.” dedi.

Mandalinaları analiz edilmesi için Tarım İl Müdürlüğü’ne götüren Özcan, konuyu yargıya taşıyacağını kaydetti.

Bursa Barosu avukatlarından İsmet Özcan, medyada çıkan domuz gribi önlemleri kapsamında bol bol C vitamini almaya karar verdi. İş dönüşünde merkez Osmangazi ilçesi Hamitler Mahallesi’ndeki semt pazarından mandalina alan Özcan, eve geldiğinde büyük şok yaşadı. Mandalinalardan akan boya üzerine oldukça şaşıran Özcan, gördüklerine inanamadı.

Bugüne kadar gıdalarla ilgili birçok şikâyeti yargıya taşıyan Özcan, “Mandalinadan boya akınca büyük şok yaşadım. Grip olmayayım diye pazardan bol bol mandalina aldım, fakat yıkayınca mandalinadan pembemsi boya aktı. Tabi ki uzman değiliz, mandalinaları Bursa Tarım İl Müdürlüğü laboratuvarlarına götürerek şikâyetçi oldum. 3 Kasım tarihli 40507 sayılı evrakla şikâyetim işleme alındı. Sonucu yakından takip edeceğim. Eğer mandalinaların boyalı olduğu belirlenirse konuyu yargıya taşıyacağım. İnsanların sağlığı bu kadar ucuz olmamalı. Bunu yapanlar mutlaka cezasını bulmalıdır.” diye konuştu.

Öte yandan Bursa İl Tarım Müdürlüğü yetkilileri, numune mandalinaların inceleneceğini, gerçeğin kısa sürede ortaya çıkacağını söyledi.

(CİHAN)

 

 

Tags: Bir, Bu, Bursa, Eve, Ismet, Mandalina, Merkez, Osmangazi, Semt

Related posts

Genlerin elektrik düğmesi gibi çalışan RNA molekülüyle kanser olduğu yerde kalacak, metastaz yapamayacak. Yani oradan oraya zıplayan agresif kanser hücresi uysallaştırılıp hapsedilecek.

Metastaz yapmış kanser hücresi.

İSTANBUL – RNA interferansı yani RNA düzenleyici moleküller, onkolojide son yılların en önemli gelişmelerinden biri olarak görülüyor.

 Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir bu gelişmeyi, “Önümüzdeki 3-5 yıl içinde RNA’ya yönelik tedavi ajanları geliştirilecek ve en önemli silahlarımızdan biri olacak” şeklinde özetliyor.

İstanbul Bilim Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Demir, RNA molekülünün kanser hücresinin çalışma mekanizması açısından neden önemli olduğunu ntvmsnbc’ye anlattı.

BAZI GENLERİ KAPATIYOR, BAZILARINI AÇIYOR
“Bugüne kadar, ‘Genetik materyal olarak DNA’dan üretilen moleküller hücrenin çalışmasını sağlar’ diye düşünüyorduk. Halbuki hücrenin genetik materyalinin kullanımını sağlayan RNA ara molekül grubu var. Son yıllarda hücrenin içinde bulunan genlerin hangisinin çalışacağını, hangisinin duracağını, hangisinin aktif, hangisinin pasif olacağını belirleyen en önemli unsurun RNA molekülleri olduğunu gördük.

Normalde hücre fizyolojik regülasyonunu yaparken bu RNA moleküllerini kullanıyor. Yani RNA molekülleri işin içine girerek, deyim yerindeyse genlerin elektrik düğmesi gibi açılıp kapanmasını sağlıyor. Bazı genleri açıyor, bazılarını kapatıyor ve hücre içinde bir armoni sağlıyor.”

Bu bilgi, kanserle ilgili bir geni kapatarak kanserli hücreyi inaktif hale getirmenin mümkün olduğu anlamına geliyor.

Prof. Dr. Gökhan Demir

“Gelişmeyle, RNA molekülleri hedeflendiğinde hücrede açık olmasını istemediğimiz genleri kapatabileceğimiz fikri ortaya çıktı. Artık RNA moleküllerini hedefleyerek huysuz, saldırgan ve çevreye metastaz yapan kanser genlerini kapatabiliriz.

Yıllarca süren laboratuvar araştırmaları bunun mümkün olduğunu gösterdi. Yani RNA moleküllerini hedeflediğiniz ve doğru etkileyebildiğiniz zaman, kanserle ilgili bir geni kapatarak o hücreyi oraya hapsedebiliyorsunuz. Bunun adına RNA interferansı dendi, yani kanser genlerini kapatmak.”

GENETİK GEÇİŞ ENGELLENECEK Mİ?
Onkolojinin molekülleri geliştirmeye ve RNA üzerine yapılacak tedavileri inşa etmeye çalıştığını vurgulayan Prof. Demir, ‘Henüz klinik kullanımdan uzak bir laboratuvar verisi ama bugün kullandığımız bütün ilaçlar bir dönem laboratuvar çalışmasıydı. Bunlar çok güçlü silahlar olarak karşımıza çıkacak”diye konuştu.  

Prof. Demir, kanserlerin yüzde 5 ile 10’unun genetik olduğunu belirtiyor. Örneğin, genetik geçişli bir meme kanseri hastasının, anne veya kız kardeşlerinde kanser yapan genler hapsedilirse, bu kişilerde kanser olasılığı sıfırlanabilecek mi, yani genetik geçişin önü tamamen kesilebilecek mi?” sorusuna Prof. Demir’in cevabı:

KANSER BAŞKA ORGANA GEÇEMEYECEK
“Teorik olarak mümkün ama pratik olarak henüz bu noktada değiliz. Yani RNA düzenleyici moleküller insanlarda kullanılacak ilaçlar haline getirildiğinde, bu söylediğiniz gerçekleşecek ve kanserin genetik geçişinin önü kesilebilecek.

Aynı zamanda şu da olacak; kanserli hücrede bazı genler açık olduğunda metastaz yaptığını biliyoruz. Eğer kanser hastasına o genleri kapatacak RNA tedavisi verirsek, metastazın önüne geçebiliriz. Kanser hücresi bulunduğu organda kalır ama hiç bir zaman başka bir organa geçemez. Yani RNA tedavisi sayesinde kanseri ehlileştirebilir ve uysallaştırabiliriz.”  

ORGAN ALINMASI TAM KORUMA SAĞLAMIYOR
RNA molekülü kanserli hücrelerin kültür ortamlarında geliştirildi, hayvan çalışmaları sürüyor. Klinik çalışmaların da yakında başlayacağını belirten Prof. Demir, “Anne veya kız kardeşinde meme kanseri olan kadınlar memelerini ve rahimlerini aldırıyor, bu sizce doğru bir yaklaşım mı?” sorusuna ise şöyle cevap veriyor:

“Kanser riski taşıyan doku veya organın alınması yönünde bir yaklaşım var, Türkiye’de de bunu uygulayan aileler bulunuyor. BRCA1 ve BRCA 2 genlerinde mutasyon olduğu zaman ailevi meme kanseri oluyor ve bu hastaların ailelerinde yaşam boyu meme kanseri görülme riski yüzde 80’lere çıkıyor. Ama bu sadece meme değil, yumurtalık veya karın içi kanseri şeklinde de olabiliyor. O nedenle memelerin alınması tam bir koruyuculuk oluşturmuyor.

KANSERİN GENETİK OLUP OLMADIĞI BELİRLENİYOR
Ayrıca korunmak amacıyla meme ve yumurtalıkların alınması çok büyük bir operasyon ve genellikle yaşam kalitesini bozacak getirileri oluyor. Mesela kadın 30 yaşında menopoza sokulduğunda kemik erimesi ve kalp hastalığı riski artar. Onun için bu yaklaşımı kural olarak ortaya koymamak, kişi ve aile bazında değerlendirmek lazım.” 

Hastanın kanından kanserin genetik olup olmadığına bakılıyor. Hastada genetik mutasyon yoksa aile üyelerinin test yaptırmasına gerek kalmıyor. Aksi taktirde aile üyeleri de mutasyon açısından taranıyor ve nasıl bir takip programı oluşturulacağı belirleniyor. Test, üniversite hastanelerinde yapılabiliyor.

Tags: Bazi, Bilim, Biri, Bu, Demir, Diye, Elektrik, Fikri, Genetik, Geni, Gibi, Huysuz, Istanbul, Kanser, Ntvmsnbc, Oraya, Prof Dr, Rna, Yani, Yapan

Related posts

Tırnaklarınızı yiyorsanız, muhtemelen bu alışkanlığınıza çocukluk döneminde başlamışınızdır.

 

 

 

 

Ergenlik dönemindeki çocukların yaklaşık yarısı tırnaklarını yediklerini belirten uzmanlar, bunların dörtte üçünün bu alışkanlıklarını 35 yaşına kadar sürdürdüklerine de dikkat çekiyorlar.

Bunun gibi asabi alışkanlıkların, endişe, stres ve sıkıntı anında ortaya çıkan bilinçdışı davranışlar olduğunu söyleyen uzmanlar, tırnak yeme alışkanlığını “onikofaji” olarak isimlendiriyorlar. Tırnak yemek, sosyal açıdan da kabul edilebilir bir davranış değildir. Ayrıca, pürüzlü, yenen tırnakların çekici görünmediğini belirten araştırmacılar, bazı insanlar tırnaklarını çok kötü yediklerini, parmaklarını kanattıklarını ya da tırnaklarını kemire kemire yok denecek kadar az bıraktıklarını ifade ediyorlar. Tırnak yemenin sağlığı da olumsuz etkilediğini vurgulayan uzmanlar, tırnaklarınızı yediğinizde, ağzınız ile parmaklarınız arasında ileri geri bakteri taşıdığınızı ve eğer şeytan tırnağınızı yerseniz, tırnağınızın kenarında enfeksiyon gelişebileceğini açıklıyorlar.

Peki bu zararlı alışkanlıktan nasıl kurtulacaksınız? HowStuffWorks isimli sitede yer alan habere göre, tırnak yemeyi önlemenin 5 yolu bulunuyor:

1. Tırnaklarınızın temiz ve bakımlı olmasına özen gösterin: Bazı tırnak yiyenler için, bu saplantılı bir durum halini almıştır. Tırnaklarınızı temiz ve bakımlı tutmalısınız. Manikür kitlerinde genellikle tırnak kesme makası, bir törpü, küçük bir makas ve kütikül itici ya da manikür kürdanı bulunuyor. Evinizde ya da çantanızda küçük bir manikür kiti bulunursa, kırılan tırnaklarınızı ya da şeytan tırnaklarınızı yemeden düzeltebilirsiniz. Haftada bir kez manikür yapmaya çalışın. Gerekliyse tırnaklarınızı keserek başlayın. Zeytinyağlı ya da losyon eklediğiniz ılık suda tırnaklarınızı birkaç dakika bekletin. Tırnaklarınızdaki ölü deriyi yavaşça geriye itin. Ellerinizi kurulayın ve losyon ya da kütikül kremi sürün.

2. Caydırıcı kullanın: Eczanelerde tırnak bakımı ürünlerine bakarsanız, tırnak yemeyi bıraktıran kremleri, yağları ya da tırnak cilalarını görebilirsiniz. Bu ürünlerden birçoğu aynı zamanda başparmak emmeyi bıraktırmak için de kullanılıyor. Bu ürünlerin içerisindeki kırmızı biber özü gibi maddelerden dolayı ürünlerin tadı acıdır. Bazı insanlar evde kendi hazırladığı saf karabiber gibi caydırıcı solüsyonları kullanıyor. Ancak bunlar kolayca yıkanabiliyor, ticari ürünler ise daha uzun süre etki gösteriyor.

3. Kendinize oyalanacak alışkanlık bulun: Tırnak yeme alışkanlığınızı unutmak için tüm enerjinizi başka alışkanlıklara harcayın. Bazı insanlar için, bu ellerini meşgul tutmak anlamına geliyor. Basit bir stres topunu avuç içinde sıkabilirsiniz. Bu size yardımcı olur. Tırnaklarınızı yemek istediğiniz zaman, stres topunu elinize alın ve sıkmaya başlayın. Ya da ellerinizi meşgul etmek için boyama, dikiş dikme, örgü örme, çizim yapma ya da dantel yapma gibi el işleriyle uğraşabilirsiniz.

4. Tırnaklarınızı neden yediğinizi bulun: Öncelikle, niçin tırnak yemeye başladığınızı düşünün. Sadece bir gün buna başlayıp, alışkanlık yapmış olabilir. Bu bazı tırnak yiyenler için doğrudur. Yine de, bunların birçoğu sıkıntı, stres, korku ya da endişe anlarında tırnak yemeye başlamıştır. Belki, siz de okulun ilk günü ya da ailenizden uzak, arkadaşınızın evinde ilk kez gece yatısına kaldığınızda başlamış olabilirsiniz. Eğer ne zaman ve hangi koşullar altında tırnak yemeye başladığınızı bulduysanız, bununla mücadelenin yollarını da bulursunuz. Her zaman stres kaynaklarını ortadan kaldıramayabilirsiniz, ancak o an yapacak başka bir şeyler bulabilirsiniz. İşte sıkıldıysanız, kısa bir yürüyüş yapın ya da bir bardak su almak için yerinizden kalkın. Eğer uçmak sizi endişelendiriyorsa, yanınıza okuyacak kitaplar alın ya da dizüstü bilgisayarınızı yanınıza alıp film izleyin, internete girin. Hissettiklerinizi biriyle konuşmak da yardımcı olabilir.

5. Tedavi görün: Aşırı derecede tırnaklarınızı yiyorsanız, buna engel olamıyorsanız tıbbi tedavi görmenizin zamanı gelmiş demektir. Tırnak yeme alışkanlığı ya da hastalığı, obsesif kompulsif bozukluk (obsesyon ve kompulsiyonlarla seyreden anksiyete bozuklukları içinde sınıflandırılan bir psikiyatrik bozukluk) sorununa dahil bir davranıştır. Eğer böyle bir hastalığınız olduğundan şüphe ediyorsanız, psikiyatriste gidin. Size ilaç tedavisi, terapi ya da ikisini birden önerebilir. Eğer hasta değilseniz, stresli olduğunuzda kendi kendinize gevşeme tekniklerini öğrenebilirsiniz.

Tags: Ergenlik, Kabul, Losy, Sosyal, Ya, YEMEK TARİFLERİ, Yok

Related posts